Bir portre fotoğrafına baktığınızda, içinizde tarifi zor bir ürperti hissettiğiniz oldu mu hiç? Sanki siz o fotoğraftaki yüze bakmıyorsunuzdur da, fotoğraftaki o gözler tuvalin ya da kağıdın arkasından doğrudan sizin ruhunuzu izliyordur. Ya da bir sokak fotoğrafı çekerken, kamerayı birine doğrulttuğunuz o salisede aranızda kurulan o görünmez, gergin hat…
Psikanaliz ve çağdaş sanat teorisi bu büyüleyici duruma tek bir kelimeyle yanıt verir: Bakış (The Gaze). Sanatın ve fotoğrafın sırrı sadece neyi gösterdiğinde değil, o bakışların arasında neyi sakladığında gizlidir.
Lacan ve Bakışın Tehdidi
Sitemizde daha önce Lacan’ın Ayna Teorisinden ve insanın aynadaki imajıyla olan o sancılı ilişkisinden bahsetmiştik. Lacan, ayna evresinin ötesine geçip “Bakış” felsefesini kurduğunda bize çok sarsıcı bir şey söyler: Biz dünyaya bakmadan önce, dünya zaten bize bakmaktadır.
Lacan’a göre “bakmak” ile “bakış” aynı şey değildir. Bakmak bilincin elindedir, biz bir nesneye bakarız. Ancak “bakış”, dışarıdan bize yönelen, bizi çevreleyen ve bizi bir nesneye dönüştüren o görünmez güçtür. Karanlık bir odada tek başınıza otururken arkanızda birinin olduğunu hissettiğiniz o an, aslında “bakışın” üzerinizdeki baskısıdır. İşte sanatçı, kamerasını dünyaya doğrulttuğunda ya da bir portre çizerken, aslında bu görünmez bakışı ele geçirir ve onu kendi kontrolüne alır.
Kamera: Arzunun ve Gücün Vizörü
Fotoğraf makinesi, insanlık tarihinin icat ettiği en güçlü “bakış” aracıdır. Vizörün arkasına geçen sanatçı, bir anda bakan ve gözlemleyen konumuna yükselirken; merceğin önündeki özne (ister bir model olsun, ister sokaktaki bir yabancı) bakılan bir nesneye dönüşür.
Ancak bir fotoğrafı alelade bir kareden çıkarıp saf sanata dönüştüren sır, kameranın bu güç dengesini nasıl manipüle ettiğinde başlar. Büyük portre fotoğrafçıları, modelin sadece yüzünü çekmezler; modelin kameraya geri fırlattığı o “bakışı” yakalarlar. Fotoğraftaki özne öyle bir bakar ki, sergi salonunda o karenin önünde duran izleyici bir anda kendini “izleyen” değil, o fotoğraf tarafından “izlenen” kişi olarak bulur. Güç dengesi altüst olur, büyü başlar.
Görsel Sanatlarda “Röntgencilik” ve Estetik
Psikanaliz, sanatsal bakışın arkasında hafif bir röntgencilik (scopophilia) dürtüsü olduğunu söyler. Çizim yaparken bir modelin anatomisini incelemek ya da sokakta hiç tanımadığın bir insanın en savunmasız, en dramatik anını habersizce fotoğraflamak… Sanatçı, hayata bir anahtar deliğinden bakar gibidir.
Fakat bu bakış çiğ bir merak değildir. Sanatçı, o anı yakalayarak aslında zamanı dondurur ve gerçeği saklar. Kamera, deklanşörün kapandığı o mikrosaniyede gerçeği dünyadan koparır, onu vizörün içinde saklar ve izleyiciye sadece kendi izin verdiği kadarını gösterir. Bu yüzden her iyi fotoğraf, gösterdiklerinden çok, kadrajın dışında bıraktığı ve sakladığı şeylerle gizemlidir.
Son Söz: Aynanın Ötesindeki Gözler
Oscar Wilde’ın estetik dünyasından, piktoryalistlerin o puslu ve rüya gibi netliği reddeden lenslerine kadar sitemizde yürüdüğümüz tüm yollar, bizi bu bakışın gizemine çıkarır. Piktoryalistler fotoğrafları bilerek flulaştırırken aslında kameranın o çiğ, dikizleyen bakışını yumuşatıyor, ona mistik bir perde çekiyorlardı.
Bir Cevap Yazın