Görünmeyenin Peşinde: Sanatın Sırrı Nerede Başlar?

Unsigned. Original Minneapolis Institute Art

Bir tablonun önünde durduğumuzda, vizörden bir ana bakarken ya da beyaz bir kağıda ilk çizgiyi bırakırken içimizde bir şeyler titrer. Çoğu zaman bu hissi “güzellik” kelimesiyle geçiştirmeye çalışırız. Ancak biliriz ki sanat, sadece güzel olanı taklit etmekten çok daha büyük bir gizeme sahiptir. Peki ama nedir bu gizem? Sanatın asıl sırrı nerede başlar?

Bu soruya ne tek bir çağın estetik anlayışı ne de tek bir felsefe ekolü tam bir cevap verebilmiştir. Çünkü sanatın sırrı, nesnenin bittiği ve ruhun derinliklerinin başladığı o tekinsiz sınır çizgisinde gizlidir.

Taklidin Bittiği, Ruhun Başladığı Yer

Antik Yunan’da Platon, sanatı bir mimesis (taklit) olarak görüyordu. Ona göre sanatçı, doğada halihazırda var olanı taklit eden bir kopyacıdan ibarettir. Eğer sanatın sırrı sadece gerçeği birebir kopyalamak olsaydı, bugün en yüksek çözünürlüklü kamerayla çekilmiş sıradan bir vesikalık fotoğraf, bir sanat başyapıtı olurdu.

Oysa sanatın sırrı, taklidin başarısız olduğu ve bittiği yerde başlar. Sanatçı dünyaya bakar, onu algılar ve kendi zihninin süzgecinden geçirerek gerçeği deforme eder. Kandinsky’nin renkleri formlarından özgürleştirmesi, Picasso’nun yüzleri parçalaması ya da bir fotoğrafçının bilerek görüntüyü netsizleştirmesi (blur) bundandır. Sanatın sırrı, dış dünyadaki gerçeği olduğu gibi vermek değil; iç dünyadaki soyut bir hakikate biçim kazandırmaktır.

Bilinçaltının Çatlakları: Psikanalitik Bakış

Eğer rotamızı psikanalize çevirirsek, Lacan ve Freud bize sanatın sırrının “eksiklik ve arzu” ile başladığını söyler. İnsan, dil evrenine adım attığı ve ayna karşısında o sahte benliğiyle tanıştığı andan itibaren içinde doldurulamaz bir boşluk taşır.

İşte sanatın sırrı, o boşluğun, yani rasyonel kelimelerle anlatamadığımız o ham duygunun (katarsisin, bastırılmış arzuların, melankolinin) dışarıya sızacak bir çatlak bulmasıdır. Sanatçı, içindeki o can yakıcı eksikliği alır ve onu estetik bir nesneye dönüştürür. Sanatın başladığı yer, bilincimizin kontrolünü kaybettiği ve bilinçaltımızın sembollerle konuşmaya başladığı o alacakaranlık kuşağıdır.

Bakışın Değiştiği An

Bir fotoğrafçı için sanatın sırrı, deklanşöre bastığı an değil; herkesin baktığı yerde kimsenin görmediği o detayı fark ettiği an başlar. Roland Barthes’ın punctum dediği, bizi kalbimizden vuran o beklenmedik detay, aslında sanatçının nesneye yüklediği gizli anlamdır.

Sanatın sırrı, alelade bir nesneyi (bir sandalyeyi, solmuş bir çiçeği ya da hüzünlü bir yüzü) alıp, ona zamansız ve kutsal bir kimlik kazandırmaktır. Kamera veya fırça, sadece birer araçtır; asıl sanat, sanatçının dünyaya yönelttiği o “büyülü bakışta” başlar.

Son Söz: Sırrı Aramanın Kendisi Sanattır

Oscar Wilde, “Sanat aslında hayatı değil, izleyiciyi yansıtır” derken tam olarak bunu kastediyordu. Sanatın sırrının başladığı kesin bir koordinat yoktur. O sır; sanatçının içindeki fırtınayla yüzleştiği, o fırtınayı çizgilere, renklere veya ışığa döktüğü ve nihayetinde izleyicinin o esere bakıp kendi ruhundaki bir yarayı gördüğü o ortak arınma anındagizlidir.

Dünyayı sadece pürüzsüz ve mantıklı bir düzlem olarak görmeyi reddettiğimiz, her netliğin arkasındaki puslu gizemi merak ettiğimiz an, sanatın sırrına ortak olmuşuz demektir. Çünkü sanatın asıl sırrı, hayatın bize dayattığı sınırları yıkıp, ruhun çok sesli renklerine kapıyı aralamaktır.

IGs studio sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin