Sanat tarihi boyunca bazı yaratıcı zihinler, dünyayı biz sıradan fanilerden çok daha farklı, çok daha büyüleyici bir algı katmanında deneyimlediler. Bizler bir piyano tuşuna basıldığında sadece bir ses duyarken; onlar odanın içine yayılan derin bir laciverti ya da parıldayan bir altın sarısını izliyorlardı. Bir tuvale bakarken kulaklarında senfoniler çınlıyor, kelimelerin tadını dillerinde hissediyorlardı.
Tıp dünyasının “Sinestezi” adını verdiği bu büyüleyici algı durumu, aslında sanatta estetik görmenin psikolojisini ve sınırlarını altüst eden en güzel “mucizelerden” biri.
Sinestezi Nedir? Duyuların Sınır ihlali
Kelime anlamı Yunanca syn (birlikte) ve aisthesis (algı) sözcüklerinden türeyen sinestezi, en basit tanımıyla duyuların birbirine karışması durumudur. Bir duyu organının uyarılması, tamamen farklı bir duyu organında otomatik ve istemsiz bir algılamayı tetikler.
Bu bir hastalık ya da kusur değil; beynin içindeki nöronal yolların birbirine yazdığı harika bir aşk mektubudur. Ve tahmin edeceğiniz üzere, bu mektubu en çok okuyanlar ve dünyaya haykıranlar sanatçılar olmuştur.
Kandinsky’nin Renkli Senfonileri
Daha önce Kandinsky’nin Renklerinden bahsettiğimizde, onun şekillerle ruhu nasıl konuşturduğuna değinmiştik. Aslında Kandinsky, tescilli bir sinestetti. Onun için bir çello sesi koyu maviydi, kemanın sesi parlak yeşil, flütünki ise açık mavi…
Kandinsky, Wagner’in Lohengrin operasını dinlerken yaşadığı deneyimi şöyle anlatır: “Kafamın içinde tüm renkleri görüyordum. Çılgın, neredeyse darmadağınık çizgiler gözlerimin önünde çiziliyordu.” İşte tam da bu yüzden onun soyut tabloları, aslında donmuş birer müzik bestesidir. Tuvaldeki her bir renk tonu, ruhun duyduğu bir notanın görsel karşılığıdır.
Renk Piyanosu: Aleksandr Skriyabin’in Işık Senfonisi
Sinestezinin müzikteki en radikal temsilcilerinden biri ise Rus besteci Aleksandr Skriyabin’di. Skriyabin, her tonun ve akorun kendine has bir rengi olduğuna inanıyordu. Örneğin onun algısında Do majör kırmızı iken, Re majör altın sarısıydı.
Bu vizyonunu dünyaya kanıtlamak için “Prometheus: Ateş Şiiri” adlı eseri için özel bir enstrüman tasarladı: Luce (Renk Piyanosu). Bu piyano ses çıkarmakla kalmıyor, basılan notalara göre konser salonunu rengarenk ışıklarla yıkıyordu. Skriyabin, müziği sadece kulakla dinlenen bir olgu olmaktan çıkarıp, gözle izlenen mistik bir ayine dönüştürmek istiyordu.
Modern Sanatçıya İlham: Kendi Sinestezini Yaratmak
Bugün bir fotoğrafçı, bir ressam ya da bir yazar olarak illa doğuştan sinestet olmanıza gerek yok. Sinestezi, sanatsal bir bakış açısı ve bir “ilham pratiği” olarak da kullanılabilir.
• Fotoğrafta Sesi Yakalamak: Bir fotoğraf karesi çekerken kendinize şu soruyu sorun: “Bu çekeceğim çöl manzarasının sesi ne? Derin bir bas mı, yoksa bir flüt çığlığı mı?” Fotoğraftaki kontrastı ve ışığı o sese göre ayarladığınızda, izleyiciye geçecek olan estetik duygu çok daha derin olacaktır.
• Kelimelerin Rengi: Yazarken veya üretirken, kavramları formlarından çıkarıp duyular arasında seyahate zorlayın. Hüzün hangi renktir? Yalnızlığın tadı nasıldır?
Son Söz: Dünyayı Çok Boyutlu Görmek
Oscar Wilde’ın güzelliğe tapınışından, Roland Barthes’ın fotoğraftaki o ruhu yaralayan detayına (punctum) kadar uzanan estetik yolculuğumuzda, sinestezi bize en önemli şeyi fısıldar: Dünya sadece göründüğü kadar değildir.
Sanat, duyularımızın etrafına örülen o rasyonel duvarları yıkma sanatıdır. Bir sonraki sefer en sevdiğiniz şarkıyı dinlerken gözlerinizi kapatın. Kim bilir, belki de karanlığın içinde size doğru fırlayan parlak bir moru ya da sapsarı bir çizgiyi fark edebilirsiniz. Çünkü ruh, ancak duyular birbirine karıştığında tamamen özgür kalır.

Bir Cevap Yazın