Bugün bir kameraya bakmak sıradan bir şey gibi görünüyor. İnsanlar her gün yüzlerce kez fotoğraf çekiyor, kendi yüzlerini ekranlarda görüyor ve görüntüler saniyeler içinde dünyanın diğer ucuna ulaşabiliyor. Ancak fotoğrafın ilk ortaya çıktığı dönemlerde durum tamamen farklıydı. Çünkü insanlar ilk kez gerçeğin fiziksel olarak “yakalanabildiğini” görüyordu.
Ve bu durum birçok kişiyi büyülediği kadar korkuttu da.
- yüzyılda fotoğrafçılık yeni yeni yayılmaya başladığında insanlar bu teknolojiyi yalnızca teknik bir gelişme olarak görmedi. Bazıları için bu, doğanın düzenine müdahale etmekti. Hatta bazı toplumlarda kameraların insan ruhunu çaldığına dair ciddi korkular vardı.
Bugün kulağa abartılı gelebilir ama dönemin şartları düşünüldüğünde bu korkunun psikolojik olarak anlaşılabilir bir tarafı vardı.
Çünkü insanlık tarihinde ilk kez bir insanın yüzü, bakışı ve bedeni olduğu gibi durdurulabiliyordu.
O döneme kadar insanlar kendi yüzlerini yalnızca aynalarda görüyor ya da ressamların yorumladığı portrelerde izleyebiliyordu. Fotoğraf ise farklıydı. Resim gibi yorum yapmıyor, gerçeği olduğu gibi saklıyordu. Bu durum birçok insan için rahatsız edici derecede gerçekti.
Özellikle ilk portre fotoğrafları insanlarda tuhaf bir his bırakıyordu. Çünkü görüntüler hareketsizdi. İnsanlar canlı görünmüyor, adeta zamanın içinde donmuş gibi hissediliyordu. Uzun pozlama süreleri nedeniyle yüz ifadeleri sertleşiyor, gözler boş bakıyor ve ortaya bugünkü estetik anlayışımıza göre oldukça ürkütücü görüntüler çıkıyordu.
Aslında eski fotoğrafların “hayaletimsi” görünmesinin nedeni biraz da buydu.
O dönem kullanılan teknikler nedeniyle insanlar dakikalar boyunca hareketsiz kalmak zorundaydı. En küçük hareket bile görüntüyü bozabiliyordu. Bu yüzden fotoğraf çektirmek ciddi bir ritüel gibiydi. İnsanlar özel kıyafetler giyiyor, en iyi pozlarını vermeye çalışıyor ve mümkün olduğunca hareketsiz duruyordu.
Çünkü o yıllarda fotoğraf sıradan bir şey değildi.
Bir insan hayatı boyunca belki yalnızca bir kez fotoğraf çektirebiliyordu.
Bu durum fotoğrafı yalnızca teknolojik değil, duygusal olarak da çok güçlü bir şeye dönüştürdü. İnsanlar ilk kez kendi varlıklarının fiziksel bir izini bırakabiliyordu. Ve belki de tam olarak bu yüzden bazıları bundan korkuyordu.
Özellikle Viktorya döneminde fotoğrafçılığın ölümle kurduğu ilişki oldukça dikkat çekiciydi.
- yüzyılda ölüm oranları bugüne kıyasla çok daha yüksekti. Salgın hastalıklar, savaşlar ve yetersiz tıbbi imkanlar nedeniyle insanlar sevdiklerini çok genç yaşlarda kaybedebiliyordu. Fotoğrafçılık yaygınlaşmaya başladığında ise birçok aile, hayatını kaybeden yakınlarının son görüntüsünü saklamak istedi.
Böylece “post-mortem photography” adı verilen ölüm sonrası fotoğrafçılık ortaya çıktı.
Bugün oldukça karanlık görünen bu gelenek, o dönem için son derece duygusal bir anlam taşıyordu. Çünkü birçok aile, çocuklarının ya da yakınlarının tek fotoğrafına ancak öldükten sonra sahip olabiliyordu.
Fotoğraflarda insanlar bazen uyuyormuş gibi pozlandırılıyor, bazen de yaşayan aile üyeleriyle birlikte kadraja yerleştiriliyordu. Günümüz insanı için ürkütücü görünen bu görüntüler, aslında o dönem için hafızayı korumanın en güçlü yoluydu.
Fotoğraf artık yalnızca bir görüntü değil; ölüm karşısında verilen bir mücadele hâline gelmişti.
Belki de insanların kameradan korkmasının en büyük sebeplerinden biri buydu. Çünkü fotoğraf yalnızca yaşamı değil, ölümü de görünür hâle getiriyordu.
İlginç olan şey ise zaman geçtikçe bu korkunun tamamen yok olmamasıydı. Teknoloji ilerledikçe insanlar kameraların hayatlarını ne kadar değiştirdiğini fark etmeye başladı. Özellikle 20. yüzyılda savaş fotoğrafçılığı ortaya çıktığında, insanlar ilk kez dünyanın başka yerlerindeki acıları gerçek görüntüler üzerinden görmeye başladı.
Fotoğraf artık yalnızca anı saklayan bir araç değildi.
Gerçeği kanıtlayan bir şeye dönüşmüştü.
Ve belki de bu yüzden görüntüler hâlâ bu kadar güçlü.
Çünkü bir fotoğraf bazen yalnızca bir insanı göstermez.
Bir dönemi, bir kaybı, bir korkuyu ya da unutulmak istenmeyen bir hissi de taşır.
Bugün sosyal medya çağında milyonlarca görüntü arasında yaşıyoruz. Sürekli yeni fotoğraflar görüyor, hızla tüketiyor ve çoğunu birkaç saniye sonra unutuyoruz. Ama eski fotoğraflara baktığımızda hissettiğimiz o garip ağırlık hâlâ kaybolmuş değil.
Çünkü fotoğrafın içinde yalnızca görüntü yoktur.
Bir zaman parçası vardır.

Bir Cevap Yazın