Görsel sanatlar, çizim ve fotoğrafçılık tarihi boyunca eylem hep “görmek” ve “kaydetmek” üzerinden tanımlanmıştır. Bir sanatçının vizörden dünyaya bakması ya da bir çizerin beyaz kağıt üzerinde bir figürü inşa etmesi, ilk bakışta nesnel bir optik süreç gibi görünür. Ancak insan, bir nesneye veya bir yüze baktığında sadece oradaki ışık frekanslarını mı kaydeder, yoksa o bakışın ardında bilinçaltının derinliklerine uzanan, saklı bir arzunun ve kimlik arayışının izleri mi vardır? Daha da önemlisi, sanatçı dünyaya bakarken, dünya da ona sinsi bir biçimde geri bakmakta mıdır?
1. yüzyılın en radikal ve sarsıcı psikanalistlerinden Jacques Lacan, bu sorulara estetik dünyasını kökten sarsan yapısalcı bir psikoloji teorisiyle yanıt vermiştir. Lacan felsefesinde “Göz” (The Eye) ile “Bakış” (The Gaze) arasında devasa bir uçurum vardır. Göz biyolojik bir organken; Bakış, bilinçaltının, arzunun ve ötekinin üzerimizdeki o tekinsiz otoritesinin görselleşmiş halidir. Görsel sanatlar ve otoportre, insanın bu kopukluğu tamir etme ve kendi varlığını imajlar üzerinden kurma çabasından başka bir şey değildir.
Aynanın İllüzyonu: Kimliğin İlk Görsel İnşası
Lacan psikolojisinin en ünlü köşe taşı, Ayna Evresi (The Mirror Stage) teorisidir. İnsan yavrusu, hayatının ilk aylarında kendi bedenini parçalanmış, kaotik ve kontrol edemediği bir organizma olarak algılar. Ancak 6-18 aylar arasında bir aynanın karşısına geçtiğinde, orada bütünsel, pürüzsüz ve kusursuz bir imajla karşılaşır. Çocuk, aynadaki o yansımaya bakarak “Bu benim” der ve ilk ego algısını inşa eder.
Ancak Lacan, bu anın muazzam bir yabancılaşma ve illüzyon anı olduğunu söyler. Çünkü aynadaki o pürüzsüz imaj, içerideki o kaotik, kırılgan ve eksik olan gerçeği maskelemektedir. İnsan, kendi kimliğini dışarıdaki bir “imaja” borçludur. İşte bu durum, sitemizde daha önce derinlemesine işlediğimiz Jean Baudrillard’ın Simülasyon Teorisi ile doğrudan konuşmaktadır. Modern dijital çağda sosyal medya ekranları ve kusursuz filtrelenmiş görseller, o ilkel aynanın yerini alan devasa birer hipergerçek simülakrdır. İnsanlık, kendi eksikliğini kapatmak için durmaksızın sahte ve pürüzsüz imajlar üretmeye mahkumdur.
Göz ile Bakışın Çatışması: Dünya Bize Bakarken
Lacan, “Psikanalizin Dört Temel Kavramı” adlı eserinde görsel sanatlarda çığır açan o ayrımı yapar: Göz ve Bakış. Biz dünyaya gözümüzle bakarız, nesneleri konumlandırırız; bu, öznenin aktif eylemidir. Ancak “Bakış” bize dışarıdan, nesnelerin içinden yönelir. Biz daha dünyaya bakmadan önce, dünya bizi zaten görmektedir. Biz her zaman bir bakışın nesnesiyizdir ve bu durum içimizde derin bir huzursuzluk yaratır.
Sanatçı, işte bu dışarıdan gelen tekinsiz bakışı manipüle eden ve onu evcilleştiren kişidir. Lacan’a göre resim ve çizim, o dışarıdaki tehditkar bakışı yakalayıp tuvale hapsetme eylemidir. Ressam, tuval üzerine çizgiler ve lekeler bırakarak dışarıdaki o soyut arzuya bir tuzak kurar. İzleyici eserin karşısına geçtiğinde, aslında kendi bastırılmış arzusuna ve eksikliğine bakmaktadır.
Bu durum, Romantizm akımının öncüsü Caspar David Friedrich’in o meşhur Rückenfigur (arka figür) tekniğini psikolojik olarak açıklar. Friedrich, figürlerinin arkasını bize çevirerek bizim o figürün “gözünü” ödünç almamızı sağlar; ancak o sisli manzaradan bize doğru yönelen o devasa, ezici “Yüce” (The Sublime) hissi, aslında doğanın içinden bize yönelen o ham Lacancı bakışın ta kendisidir.
Fotoğrafta Pus ve Fluluk: Maskeleri İndirmek
Lacan’ın bu sarsıcı psikanalitik düzlemi, fotoğrafçılıkta ve çizimde neden gerçekçiliğin ötesine geçilmesi gerektiğini teorik olarak kanıtlar. Modern dijital kameraların sunduğu o aşırı net, kusursuz ve fabrikasyon pürüzsüzlük, aynanın o sahte ve yabancılaştırıcı illüzyonunu beslemekten başka bir işe yaramaz. Her şeyin tamamen net olduğu bir kadraj, insanı o yapay simülasyon evrenine hapseder.
Oysa sanat tarihinde Piktoryalizm akımının ve modern çizim tekniklerinin uyguladığı netliğin bilinçli reddi, bu sahte ayna illüzyonunu yırtıp atan bir eylemdir. Sanatçı çizgileri büküp hatları flulaştırdığında, görüntüyü rüya gibi bir pusun arkasına sakladığında, o aynadaki sahte pürüzsüzlüğü sabote eder. Gestalt Teorisinde incelediğimiz o “zihnin boşlukları tamamlama eğilimi”, Lacancı düzlemde izleyicinin kendi bilinçaltındaki arzularını ve eksikliklerini o puslu boşluklara yansıtmasıyla sonuçlanır.
Chiaroscuro tekniğiyle yüzün yarısını karanlığa gömmek, o sahte egonun maskesini düşürmektir. Karanlık, bilinçaltının; ışık ise bilincin ve toplumsal maskelerin alanıdır. Sanatçı ışıkla gölgenin bu tekinsiz savaşı üzerinden izleyiciye sanatsal deneyimin en yüksek evresi olan ruhsal Katarsis (arınma) hissini yaşatır. Bastırılmış olan, o flu çizgilerin ve derin gölgelerin arasından hürriyetine kavuşur.

Bir Cevap Yazın