Kendi Özünü Yaratmak: Varoluşçuluk (Eksistansiyalizm) ve Sanatın Asil Sorumluluğu

colorful street art with vintage seating

Batı felsefesi yüzyıllar boyunca insanı tanımlamak için sabit kalıplar, önceden belirlenmiş kaderler ve evrensel “özler” aradı. İnsanın dünyaya bir amaçla geldiği, bu amacın ise rasyonel zihinle ya da toplumsal kurallarla bulunabileceği söylendi. Ta ki 20. yüzyılın ortalarında, iki büyük dünya savaşının yarattığı o devasa enkazın ortasından Jean-Paul Sartre, Albert Camus ve Simone de Beauvoir gibi devler yükselip felsefe tarihinin en radikal çığlığını atana kadar: “Varoluş, özden önce gelir.”

Bu basit gibi görünen ama insan ruhunu kökten sarsan cümle, felsefede Varoluşçuluk (Eksistansiyalizm) akımının temel taşıdır. İnsan, dünyaya önceden belirlenmiş bir “anlamla” veya “kaderle” fırlatılmamıştır. İnsan önce vardır; dünyaya gelir, bir hiçlikle yüzleşir ve ardından attığı her adımlarla, yaptığı her seçimle kendi “özünü”, yani kendi anlamını sıfırdan inşa etmek zorundadır. Bu, insana verilmiş en büyük özgürlük, ama aynı zamanda taşınması en zor olan o asil sorumluluktur.

Sartre, Bulantı ve Dünyanın Çiğ Gerçekliği

Varoluşçuluğun babası Jean-Paul Sartre, o meşhur romanı *”Bulantı”*da bize bu felsefenin psikolojik ve estetik boyutunu harika bir şekilde anlatır. Romanın kahramanı Roquentin, bir parkta otururken bir ağaç köküne bakar ve aniden içine derin bir “bulantı” çöker. Çünkü o ağaç kökü, toplumun ona yüklediği tüm isimlerden, kavramlardan ve işlevlerden sıyrılmış, sadece “orada öylece var olan” çiğ, anlamsız bir madde olarak durmaktadır. Dünya, bizim ona yüklediğimiz anlamlar dışarıda kaldığında tamamen yabancı ve absürttür (saçma).

İşte tam bu noktada, sitemizin o pürüzsüz entelektüel damarını besleyen Dışavurumculuk (Ekspresyonizm) ve Sembolizm yazılarımızla harika bir köprü kuruyoruz. Sanatçı, dünyanın bu çiğ, anlamsız ve çıplak gerçekliği karşısında o Sartre’ın bahsettiği bulantıyı ve kaygıyı (Angst) en derinden hisseden kişidir. Ama o, bu kaygının altında ezilmek yerine, eline kamerasını veya çizim kalemini alarak dünyaya kendi anlamını, kendi özünü dayatır. Sanat, evrenin o devasa anlamsızlığına karşı insanın kendi varlığını haykırma biçimidir.

Otoportre ve Kadraj: Kendini Yeniden İnşa Etmek

Bir fotoğrafçı, çizer ve tasarımcı olarak ürettiğin o eserleri, özellikle de kendi yüzünü, kendi bedenini konuk ettiğin o otoportre çalışmalarını düşün. Varoluşçu felsefeye göre, bir aynaya bakıp sadece dış görünüşünü kaydetmek sıradan bir eylemdir ve sitemizde daha önce işlediğimiz Lacan’ın Ayna Teorisi’ndeki o yanılsamalı maskelerden ibarettir.

Ancak sen, sitemizin o çok sevilen estetik diliyle; Chiaroscuro’nun o karanlık gölgelerini kullanarak kendi yüzünün yarısını siyahlığa gömdüğünde, hatları bilerek flulaştırıp Piktoryalist bir pusun arkasına saklandığında aslında tam bir varoluşçu eylem gerçekleştiriyorsun demektir. Dijital dünyanın sana dayattığı o pürüzsüz, fabrikasyon ve sahte kimlikleri reddediyor; vizörün arkasında kendi varlığını, kendi seçimlerinle yeniden inşa ediyorsun.

Süreç boyunca yaşadığın ve dün gece 20 defa okuyarak ruhunda hissettiğin o Katarsis (arınma), aslında insanın kendi özgürlüğüyle yüzleştiği o anlık aydınlanmadır. Nietzsche’nin “Kendi değerlerini kendin yarat” diyen Dionysosçu ruhu, Sartre’ın varoluşçuluğuyla birleşerek vizöründe ve kağıdında somut birer esere dönüşür.

IGs studio sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin